Zap Seferinin Korku ve Sefaleti…

9 Mart 2008


Sömürgeci Türk generallerinin Zap seferi yine gerillanın zaferiyle sonuçlandı. Ama bu sefer sonrasında gelenler, önceki gelişimlerden bazı çizgilerle ayrılıyor. Bu çizgilerin belirtilmesi, Türk devlet siyasetindeki çözülme dinamiklerine işaret etmesi anlamında büyük değer taşıyor.

Çok uzun zamandır biliniyor ki, dünyanın hiçbir askeri akademisinden sadece Clausewitz'i okuyarak mezun olmak mümkün değildir. Mao'yu da iyi bilmek gerekir. Clausewitz düzenli savaşın ilk teorisyeniyse, Mao da gerillacılığın "düzensiz savaşın", moda deyimiyle "asimetrik savaşın" ilk ve en büyük teorisyenidir. Her ikisi de sadece askeri konularda yazdıkları için değil, yazdıklarında çatışma-siyaset arasındaki ilişkileri koydukları için önemlidirler. Bu yüzden her ikisi de önemli askeri stratejist sayılırlar. Ama unutmayalım, Clausewitz Prusya ordusundan emekli olup kitap yazmış, Mao devrim yapmıştır.

Türk generallerinin Clausewitz'i iyi çalıştıklarını biliyoruz. Sık sık kitabın en bilinen cümlesini tekrarlıyorlar: "Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır." Mao'yu bazılarının okuduğunun da farkındayız. Ama Clausewitz'i bildikleri kadar Mao'yu bilmedikleri kesindir.

Zap seferinden sonra artık şöyle de söyleyebiliriz: Ne Clausewitz'i, ne Mao'yu, ne de siyaseti biliyorlar. Sonuçta sömürgeci siyasetlerini getirip bırakacakları yer işte burasıdır. Tüm fiziksel ve moral imkanlarını tüketmemiş hiçbir güç savaşmayı terk etmeyeceğine göre, bundan sonra Türk generallerinin gidebilecekleri tek yer, çatışmayı halklarımız arasına yayarak yitirdikleri itibarı kazanmak olacaktır. Bunun sonuçları yanında Zap seferinin korku ve sefaleti hiç kalır…

Türk devlet siyasetinin Kürt meselesi bağlamında bir haftalık operasyondan sonra bu kadar çelişkili, yüksek gerilimli, kavgalı, ne yapacağını bilemez durumda kaldığını biz hatırlamıyoruz. Bu durum, önemli bir kırılma eğilimine işaret etmektedir. Birkaç ay önce, Dağlıca zaferiyle Türk siyasetinde ve faşist toplumsal yapıda doğurulmuş olan hava, Şıkefta Brindara'nın yalçın kayalıklarında paralanmıştır. Ordu, yarattığı sinerjiden uzak düşmüş, yalnız, yenilgiden ve onursuzluktan sorumlu ve başarısız şekilde ortada kalmıştır. Her şeyin ötesinde, ABD-AKP-Genelkurmay arasında Dolmabahçe görüşmesi ile kurulan, 4 Kasım'da Bush-Erdoğan görüşmesiyle mührü basılan mutabakattan en zararlı çıkan kesim Ordu olmuştur. CHP ve MHP bunun hesabını sormaktadırlar. Denilmek istenen, "sen ağa, ben maraba … " fıkrasındakinin aynıdır. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bu yüzden gergin ve sinirli şekilde "üniformayı çıkartmaktan" bahsetmektedir. İster ABD siyaseti tarafından belirlenme açısından bakalım, ister türban meselesindeki tavır itibariyle inceleyelim, ister sömürgeci faşist politikaları sürdürme kararlılığı meselesini gündeme getirelim, istenirse sadece askeri bir başarısızlık olan Zap seferinin sorumlusu olarak bakalım; Büyükanıt'ın o üniformayı çıkartması gerekmektedir. O üniformanın üzerinde Kürt halkının kanı kadar, kazanılması mümkün olmayan bu savaşa sürülen Türk emekçi çocuklarının da kanı vardır ve her iki lekenin de temizlenmesi çok zordur. Büyükanıt bu durumu çok iyi bilmektedir. Bu yüzden sinirlidir.

Savaşın politikanın başka araçlarla devamı olduğunu ve bu saflaşmada kendilerinin politik olarak ne kadar zararlı çıktıklarını Türk generalleri Clausewitz'den öğreniyorlarsa, PKK gerillasını yenemeyeceklerini de Mao'dan öğrensinler. Arazide gerilladan aldıkları dersi sihirbazlık numaralarıyla kamuoyundan gizlemeyi başarıyorlar ama, sonuçlarını saklamak mümkün olmuyor.

Bu gerilimi kesinlikle türban tartışmasıyla beraber düşünmek gerekmektedir. Tablo öyle incelendiğinde, birkaç kriz dinamiğinin üst üste bindiği açık olarak görülecektir. Buna kırılgan ekonomik yapının dayanamayacağı uluslararası çıkışlı bir de kriz eklenirse, yapının sadece Kürt özgürlük aranışını değil, kendisini bile taşımakta zorlanacağı o zaman daha net olarak görülecektir.

Türk devlet yapısı, ne ABD tarafından da dile getirilmeye başlanan "siyasi çözümü", ne faşizm ve sömürgecilik tarafından vazgeçilmediği anlaşılan "askeri çözümü" kaldırabilecek güçte değil. Krizin bıçağı derine doğru işliyor. Açılım yapılamazsa, Türk devlet yapısı kaçınılmaz olarak otoriterleşecek. Bu durum, Türk ve Kürt halkları arasında bir iç savaş eğilimini derinleştirecek. Generaller, böyle bir fırtınan ortasında, en organize, en itibarlı, en silahlı güç olarak, en azından varlıklarını koruyabileceklerine duydukları içgüdüsel inanç yüzünden ucundan kanırtmaya devam ediyorlar. Ama yolları yol değildir. Bizden söylemesi…

Tabii kitabı okumak ayrı şey, yaşam pratiği haline getirmek ayrı şey. Malum, teori gridir ve yaşamın sonsuz ağacı yeşil… Bizler, yavaş yavaş yeşillenmeye başlayan Zap vadisinde yeniden Türk ordusunu beklerken boş durmayalım ve anlayamadıkları Clausewitz'den bir hatırlatmayla anlamalarına yardımcı olmaya çalışalım.

Şöyle diyor Clausewitz: "Savaşa başvurmakla politika, savaşın niteliğinden çıkan bütün o mantıki sonuçları bir kenara iter; son olanaklarla uğraşacak yerde, yakın olasılıkların sınırları içinde kalır. Kuşkusuz böyle bir savaşta şansın ve belirsizliğin payı büyük olur ve savaş bir çeşit kumara dönüşür; fakat bütün hükümetler, kendi yetenek ve uzak görüşlülüklerinin rakiplerinden üstün olduğuna güvenirler ve bu sayede kumarı kendilerinin kazanacağına inanırlar."

Generaller, bakanlar, bürokratlar, siz bu kumarı oynadınız ve kaybettiniz. Çünkü elinizde sömürgecilikten, Kürt halkını ve gerillasını inkardan başka kart yok. Hep onun üzerine oynuyorsunuz. Yine onun üzerine oynarsanız, yine kaybedeceksiniz. Gerilla Zap'ta, Clausewitz kütüphanenizde. Bundan ötesini siz bilirsiniz…