Türkiyeli bir devrimciden Türkiye Devrimci Hareketine

Siper Yoldaşlığına Çağrı

Emir Adnan Demirci

12 Ağustos 07

Behdinan

Önce iğneyi kendimize batıralım..

Kıvılcımlı’nın Türkiye devrimine dair 70 yıl önce yaptığı saptama şudur: “Kürtler Doğu’da dağa çıkıyor, biz Batı’da bildiri dağıtıyoruz.”

Kıvılcımlı’nın da dahil olduğu ve 1920’lerden itibaren Bolşevik Devrimi kalıplarıyla gelişen Türkiye devriminin birinci dalgası yukarıdaki saptamada ifade edildiği üzere, sömürge bir halkın mücadelesini gören ama buna koşut olarak mücadelesini kendi sömürgeci devletine karşı yükseltemeyen bir karakter taşımış, bu olumsuzluğun üstesinden gelemediği için de bütün çabalarına karşın boşa düşen siyasal taktikler sonrasında ardlarından gelen kuşaklarca bile yok sayılacak kertede tarihen trajik bir sönüşe mahkum olmuştur.

Devrimimizin 60’lardan sonra yükselen ikinci dalgası kendi mücadelesinin yüksek zirvelerinden baktığında onlarca yıldır sindirilmiş bulunan Kürt gerçeğini neredeyse hiç görememiştir. Kürt özgürlük hareketini artık görmezden gelmenin imkanı kalmadığı 80’lerden sonra ise, kendisi ağır yenilgiler yaşayan Türkiye devrimci hareketinin Kürt devrimini ne görecek, ne de görse de hakkını verecek hali kalmamıştı.

Duvar’ın yıkılmasının sonrasında, 90’lı yılların başları artık küçükburjuva ağırlıklı Türkiye devrimciliği için denizin bittiği ve ikinci dalganın sönüşe uğradığı dönemdir. O zamandan bu yana Türkiye devrimi bir devrimsizlik hali içindedir. Öncel iki dalganın olumlu yanlarının -birinci dalganın teorik ortodoksisi ve bunu yerel özgünlüğe uyarlaması, ikinci dalganın devrimci volontarizmi ve pratik enerjisinin- sentezi ve olumsuzluklarının inkarı -birinci dalgada verili düzen gerçeğine tabi kalış, ikinci dalgada ise kendi gerçeği dışındaki toplum gerçeğini göremeyiş- üzerinden yeni bir çıkış periyodu yakalanacağına, yerel ve uluslararası yenilgi konjonktürlerinin etkisi tam tersi bir tutuma yol açmış; her iki öncel dalganın olumluluklarının reddi, olumsuzluklarının -sentezi olamayacağına göre- eklektik bir manzumesi -post Marksist, post modern bir teorik düzey ve devrimci iradeyi yok sayan liberter bir sivil toplumculuk- üzerinden devrimsizliği kronik hale getiren bir üçüncü dönem inşasına gidilmiştir. Şimdilerde en solundan en liberaline kadar tüm Türkiye sol hareketi açısından hala bu üçüncü dönem sürdürülmektedir.

Ama artık bu sürecin böyle sürdürülemeyeceği, emperyalizmin yeni bir yeniden paylaşım dönemine girdiği günümüzde insanlık tarihinin önemli bir kavşağının, Türkiye’nin de dahil olduğu bu bölgede kurulmasıyla belli olmuştur. Tarihin gelip dayandığı bu kavşakta, emperyalizmin bölgesel işgal ve İran üzerinden yaygın savaş dayatmasının kilit muhasebesi Kürtler özellikle Kürt Özgürlük Hareketi üzerinden görülecektir. Çaldıran’a analojiyle, emperyalizmin Çald-İran seferinin de hem cephe gerisi, hem cephe hattı doğrudan Anadolu ve Kürdistan topraklarıdır ve Türk-Kürt ittifakını, günümüzdeki siyasal pozisyonları itibariyle ABD ekseninde olmak üzere TC - Güney Kürt Yönetimi ittifakını şart koşar. Bu ittifakın kurulmasının hem siyasal konum hem askeri mevzilenme açısından tam ortasında PKK bulunmaktadır.

Türk ve Kürt yönetimlerinin birbirlerine karşı duydukları tarihsel güvensizlikler bütün iç dirençlerine karşın, Kürtleri Hewler, Kerkük patlamalarıyla tehdit eden, sınırötesi’ni Türklerde sinir ötesi bir hale getiren emperyalizmin terbiye edici dayatmalarıyla aşılmaya doğru sürülmektedir. Keza, Kürtlerin Araplara karşı korunma güdüsü ve Türklerin petrol alanlarına doğru sarkma isteğinin aynı zamanda böyle bir yakınlaşmanın iç dürtülerini oluşturduğu da bilinmektedir. PKK’nin tasfiyesi, bir taraftan Kürt ulusal burjuvazisinin bölgesel önderliğini pekiştireceği için, diğer taraftan kemalist faşizmin bölünme fobisini yatıştıracağı için ve en nihayetinde bütün iç çelişkileriyle bu iki gücü sadece ABD’ye mahkum bir denge düzeyine getireceği için bütün temel bölgesel ve emperyal iradelerin ortak buluşma noktasıdır.

Bugüne kadar bunun tersini hissettiren ve düşündüren bütün emareler, bölgesel sürecin temel doğrultusu olan İran karşıtı akış üzerinde ABD’nin ve batının bu zor kararda tam bir fikir birliğine varamamış olmasından ve özellikle Lübnan savaşında ortaya çıkan konvansiyonel yetersizliğin büyüklüğündendir.

ABD’nin, esas olarak bölgesel ve küresel dengeleri artık bu düzeyde tutmakta giderek zorlanması ve geçen zamanın karşıtlarının güçlenmesine yaraması, verili akıl ve sistem dışı ekonomik dengesizlikleri artık ne taşımasının ne de başta Japonya gelmek üzere diğer uzakdoğu ve gelişkin finans ülkelerine taşıtmasının imkanının kalmaması, daha önemlisi “yeni Amerikan yüzyılı” yaratma stratejisinde “zaferi seçmek” taktiğinin sahibi Bush yönetiminin ve neo-con’ların gelecek seçimleri kaybetmelerinin yüksek bir olasılık olması nedeniyle artık önlerinde çok zaman kalmaması ve önce Japon savunma bakanına ardından kendi savunma bakan yardımcılarına Hiroşima ve Nagasaki bombalamalarının insanlık tarihine hizmet ettiğini söylettiklerine göre bölge savaşını en kestirmeden bitirebilmek için Lübnan sendromunun da üstesinden gelecek şekilde taktik nükleer silah kullanımında belli bir karar oluşturulduğunun anlaşılması bölgesel hesaplaşmanın gongunun çalmak üzere olduğunun işaretleridir.

Yukarıda belirttiğimiz ve artık son dönemlerde oldukça net bir şekilde gözlenebildiği gibi bu sürecin açılışı PKK’nin tasfiye edilmek istenmesiyle olacaktır.

Bu açımlamada PKK’nin siyasal yönelimlerinin şimdiye kadar ne olduğu ya da yarın nasıl olacağına dair bir saptama ya da bir değerlendirmeye gidilmemiştir, çünkü buna gerek yoktur. PKK ister bazen burukça dinlediğimiz bugünlerin post modern küreselleşmeci söylemiyle, ister bazen özlediğimiz gibi geçmişteki başlangıç programının özgürlükçü sosyalist söylemiyle konuşsun, onlarca yıllık savaş geleneği, binlerce şehit yapısıyla pekiştirilmiş olan direnişçi mayası ve devrimci dokusuyla asla emperyalist-kapitalist sistemin hangi düzeyde olursa olsun onu çözmeden ya da başkalaştırmadan kendi yapısına entegre etmek istemeyeceği bir demir leblebi konumundadır ve tarihin onu çağrıladığı halk kurtuluşçu çizgide duracaktır, çünkü tasfiye edilmek istenen yüklediği bütün anlamlarıyla bizzat kendi varlığıdır.

Bu noktada Türkiye devrimci hareketi Kürt devrimine ve PKK’ye bakışta ideolojik ön yargılardan kurtulmak, verili olandan daha ileri pozisyonlara geçmek zorundadır. PKK sorununun klasik bir ulusalcılık düzeyinin ötesinde bir anlam taşıdığını kavrayabilmelidir. Bu parantezde ele alınabilecek bir olgu olsaydı uluslararası emperyalizm tarafından güney devletine koşut bir çözüm hattına yöneleceği ve yöneltileceği görülebilirdi. Kürt devrimini ve PKK’yi, salt metin okumaları üzerinden değil, asıl olarak yukarıda özetlenen tarihin mantığı üzerinden anlamalı ve tarihin böylesi bir akışına göre anlamlandırıp konumlandırmalıdır. Daha önceleri de ifade ettiğimiz üzere “… PKK gerçeği kendi söylemindeki politika teorisi üzerinden değil, tarihsel ve sosyal varlığının doğrudan bir uzanımı olan praxisi üzerinden okunup anlaşılmalıdır. Yani, bir gerilla, gençlik ve kadın partisinin praxisi olarak.. Bu bir emek pratiğidir, dolayısıyla emek dışı teyellemeler şimdiye kadar tutmamıştır, çatışmanın artık daha yalın biçimlere doğru evrilmekte olduğu bu aşamadan sonra tutması ise çok daha zordur.. Kürt halk hareketini uluslararası sistemin sivilleştirmesi ile PKK’nin PKK’lileştirmesi arasındaki açı bu gözle görülmelidir.”

Tarihin bölgesel yoğunlaşması itibariyle Kürt özgürlük hareketinin direnişçi varlığının korunması, bir Irak devrimcisi açısından kendi egemenlerine de karşıtlığı içkin bir bölgesel direnişin korunması dolayımıyla Irak devrimi sorunu olduğu gibi bir Türkiye devrimcisi açısından da keza aynı dolayımla ama diğerinden iki kere daha fazla bir Türkiye devrimi sorunudur, çünkü hem islami toplum yapısı ve güçlü ordu varlığıyla Türk egemenleri bölgesel kıyamette tam düşman pozisyonda olacaklardır hem de Kürt özgürlük hareketinin daha çok Anadolu orijinli tarihi itibariyle mücadele doğrudan TC sistemine yönelecektir.

Bu açıdan değerlendirmemizin hemen başlarında yaptığımız gibi, Türkiye devrim tarihini bir alt metin üzerinden, Kürt halk hareketiyle ilişkilenmesi üzerinden ayrıştıran bir tasnif sadece Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimselliklerinin diyakronik konjonktürlerinin Anadolu halklarının sömürücü ve sömürgeci Türk egemenliğine son veremediğini göstermekle kalmadığı gibi şimdilerde uluslararası emperyalizmin bölge halklarına dayattığı mücadele hattında Anadolu devrimciliğinin farklı ulusal düzeyleri arasında bir senkron yaratmanın gereğini ve daha da önemlisi imkanını öne çıkarttığı için stratejik değerdedir.

Senkron, tanımı gereği bir zamansal karşılıklılık ilişkisidir. Kürt ve Türk devrimlerinin bölgesel devrim ve halkların kurtuluşu zemininde buluşmalarının ve mücadelede senkron yaratmalarının onlar açısından bir tarihsel zorunluluk hali olduğu saptamasından ilerlediğimizde, Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin momentteki düzeyleri arasındaki dev eşitsizliğin senkronizasyon görevini neredeyse doğrudan ve tek taraflı olarak Türkiye devrimci hareketinin önüne bir görev olarak koyduğunu görürüz. Diğer taraftan zamansal ayrıklaşma ya da eşleşme, daha çok farklı tarihsel süreçlerin iç bağlamlarının ya da aynı tarihsel sürecin iç akışındaki farklı tarihlerin ortaklaşmaları ya da ayrıklaşmaları itibariyle oluşan kendiliğindenlikler olarak ele alındığında, verili durum itibariyle Türkiye devriminin bu tür kendiliğinden iç bağlamlar yokluğunu saptamak ve görevi daha çok iradi olarak yaratılabilecek bir süreç olarak görmek gerekir. Türkiye devrimci hareketinin verili üçüncü döneminin süreğen devrimsizliği bu dönemden çıkışın kendiliğinden bir süreçle olmayacağının yeterli kanıtı gibidir, hele ki bu toprakların insan üretici gücünün kolektif davranışını lime lime eden 7 bin yıllık bezirgan tarihi düşünüldüğünde..

Devrimimizin her iki yüksek dalgası da her şeyden önce uygun uluslararası konjonktürlerin etkisinde kalmıştır. Birincisi Bolşevik devriminin, ikincisi ulusal kurtuluş savaşları ve geri ülke devrimleri çağının.. Şimdilerde ise emperyalist yayılmacılığın “küreselleşme” adı altındaki saldırısı ve uluslararası devrimin bir türlü çözme gücü gösteremediği teorik ve pratik sorunlarıyla boğuştuğu süreğen krizi yaşanmaktadır. Diğer taraftan birinci dalga, insan malzemesi olarak kentli proletaryanın ve burjuva aydınların, ikinci dalga özellikle aydın gençliğin devrime kendiliğinden akışıyla oluşmuştur. Artık ülkede kendiliğinden akarak devrime yeniden bir “dirimsel nefes üfleyecek” bir sosyal güç kalmamıştır. Kürt devrimi hem Kürt olduğu için Türkiyeli bir devrime uluslararası destek, hem de bir yanıyla Anadolulu olduğu için bir iç dirimsel nefes halindedir. Devrim stratejilerimizdeki güçler mevzilendirmesi bu özgünlükleri tümüyle dikkate alan bir devrimci öncüye tabi iradi bir süreç olarak karşımızda durmaktadır. Bu çıkarsamaların mantık sonucu, senkronu tarihsel bir gereklilik olarak kavrayıp kovalayan bir iradeyi gerekli kılmaktadır.

Öncü iradenin yokluğunda tümüyle negatif veriler sunan uluslararası ve bölgesel konjonktür ve tarihin dayattığı moment, irade maddesi tamamlandığında Türkiye devrimci hareketinin 80’lerden beridir süren yengin, sinik üçüncü periyodunu kapatmak ve zafere doğru dördüncü dönemini açmanın bütün olumlu koşullarını sunmaktadır. Bölge ve ülke halklarının emperyalist işgale ve yeniden sömürgeci müdahalelere karşı direnişi sınıfsal, etnik, ideolojik ve kültürel her türlü hoşnutsuzluğun bu iradeyi kitleleştirerek maddi bir güç haline getirmesine uygun önkoşulları hazırlamış, 90’da büyük ölçüde yitirdiğimiz devrimin meşruiyetini bize yeniden kazandırmıştır. Devrimci hareketin devrimsiz üçüncü döneminde tarihinin reddedilesi mirasını artık yeterince tükettiği varsayılmalıdır. Gündemdeki hamle, tarihin olumlu mirasının direnen halklar yatağında yeniden derlenmesidir. Bu yola girilmiyorsa bu da tıpkı girilmesi gibi iradi bir tercihtir. Hiçbir nesnel ya da tarihi gerçeklikle desteklenemeyecek doğrudan öznel bir durumdur. Öyle değerlendirilecektir.

Devrimci hareketimizin yakın tarihinde önermekte olduğumuz tavra benzeşik pratikleri uygulamaya sokanlar olmuştur. Bu çaba özel olarak anılmaya değerdir ve önermemize bu çabadan kaynaklı olası itirazlar elbette daha da kayda değerdir. Konunun teknik-taktik ayrıntılı bir kritiğini başka bir platformda ele almayı umarak, bu çalışmanın kapsamına uygun olacak şekilde burada sadece şunu söylemekle yetinebiliriz ki, öncekilerin yalın ve öznel bir iç devrim taktiğine, bugünkü duruşun ise bölgesel bir kalkışmaya içkin nesnel bir devrim dizilişine göre tarif edilebilecek önemli bir konjonktür farklılığına tekabül etmesi yaptığımız önermenin geçmiş denemelerin başarı ya da başarısızlığı üzerinden değerlendirilmesini geçersiz kılmaktadır. Hem bazen zaferin, daha önce yenik düşülen yollardan bu kez yenilmeden geçilerek kazanılacağını, örneğin 1917’nin 1905’in yollarından geçilerek elde edildiğini devrimcilerden daha iyi kim bilebilir ki?! Eski başarısızlıklarımız şimdiye ait uzak duruşu ya da yapmayışı haklı çıkarmaz. Bugünkü uzak duruş ya da yapmayış belki de daha çok yenilgili politik geçmişimizin zihinlerimizdeki neo-liberal saldırıyla katılaşmış ideolojik tortusunun eskiye ait en önemli özelliğimiz olan, yapısal yenilenmelere yetmese de örgütsel ve eylemsel rönesanslara uğramamıza yol açan sürekli yeniden başlama heyecanımızın üzerine çökmesindendir. Politik tutum tarihsel olana bağlıdır ve ideolojik doğruluk tarihsel olanı doğru tarifle belirlenir. Bu nedenle geçmişte benzer yolları deneyen yoldaşlarımıza da denemeyenler için söylediklerimizi tekrarlamalıyız: ideolojik ön yargılardan kurtularak tarihin sesine kulak verilmelidir..

Bu zorunluluk ve sorumluluklar ortamında gerekli iradenin eksikliğinde güne ait bir siyasal fotoğraf çektiğimizde görünen nedir: Gene Kürtler dağa çıkıyor ve biz hala bildiri dağıtıyoruz. Aynı durum tarihimizde ikinci kez yaşanmaktadır. Lafın gittiği yer bellidir. Komedinin sanatsal dramadaki hakkını yemekten kaçınarak söylemek gerekirse tarihsel dramayı yineleyen aktörler tarihin soytarıları olmaktan öteye gidemezler. Kürt özgürlük hareketine karşı emperyalizmin operasyonel merkezlerinde projeler üretilirken Türk solu Beyoğlu’ndaki falan merkezinden yapacağı basın toplantılarıyla faşizmi ve emperyalizmi lanetleme seanslarında kafa mı bulacak? Ya da Kürt özgürlük hareketinin seçimlerde neden bu kadar oy kaybına uğradığı üzerine muhatabına eleştirel muhasebelerle yönelirken kendisinin geçen onca zamana karşın niçin ayakları üzerine kalkamadığının hesabını vermeyecek mi?

Bugünkü durumu tarihine, halkına, kendine yediremeyenlerin yeri devrimci cepheleşmede savaşkan, devrimci duruşa geçmeleridir.

Geçenler olmuştur.

Bu satırlar bu yeni duruşun sahiplerine aittir.

Artık üçüncü dönemin söndüğü, dördüncü dönemin geliştiği bir geçişi yapılandırmak için ülkeden çıkıp özgür Kürdistan topraklarına gelerek çizdiğimiz bu silik çizgi inanıyoruz ki Türkiye metropollerinde ve kırsalında pratikleşerek kalıcılaşacaktır.

Kürt özgürlük hareketinin özgür alanlarının varlığı başta TC olmak üzere bütün küresel, bölgesel ve yerel düşmanlara inat sürsün diye onun mevzilerinde de sipere girdik. Elbetteki buradaki varlığımızın şimdilik hiçbir askeri-pratik değeri yoktur, ama devrimci olmanın ilkesel bir tavır, tarihe karşı sorumlu bir davranış olması açısından bugünün devrimcilerine, yarının tarihçilerine düzen payandası statükoculukla sosyal kurtuluşçu devrimcilik arasındaki ayrımı somutça yapabilecekleri bir kriteri gerçek kılmak adına burada pratikçe mütevazı ama devrimcilik adına anlamlı bir şekilde üslendik.

Buradaki varlığımız ne sadece Kürt özgürlük savaşçılarının savaş taktik, teknik ve becerilerini ülke topraklarına taşımak amacıyla edinmektir, ne sadece ezen ulus devrimcilerinin ezilen ulus devrimcilerine enternasyonalist yaklaşımı gereğidir. Bunları da içeren ama bunlardan aşkın olarak emperyalist dünyanın doğu halkları üzerine istilacı yönelimine karşı koymanın bu aşamadaki sosyalist cephesinin burası olduğu içindir. Türk ordusuna karşı Kürt devriminin korunmasının sadece Kürt devriminin korunması demek olmadığı, aynı zamanda Anadolu İhtilali’nin zorunlu bir aşaması olduğu içindir. Emperyalist-siyonist bloğun vurucu gücü faşist tc ordusuna karşı sosyalizmin korunması olduğu içindir, uluslararası finanskapitalizmin TC sömürgeciliğine karşı ezilen bölge halklarının devrimci iradesini üstün getirmek içindir. Türkiye devriminin yolu buradan geçtiği içindir.

Gün o gündür..


Liberter, reformist, yılgın, yenilgin tavrın yıkılması..

Darağaçlarında, zindanlarda, namlu önlerinde halkların kardeşliğini şiarlaştıranların bayrak edilmesi günüdür.

Gün Türkiye halkının devrimci karargahını oluşturmanın günüdür.