|
||
DEVRİMCİ KARARGAH EYLEMLERİNİN ORTAYA KOYDUKLARI…
Sosyalist Hamdi Devrimci Karargâh’ın eyleme geçmesi, çeşitli mahfillerde, bizim açımızdan hiç de sürpriz sayılmayan, ama genel geçer değerlendirmeler açısından zikredilmesi yine de ilginç olabilecek bazı tepkilerin gözlenmesine yol açtı. Bu gözlemlerden yola çıkarak, bazı siyasi aktörlerle ilgili belirlemeler yapmak olasıdır. Sondan başlayarak anlatalım: Devrimci Karargah savaşçılarının 1 Aralık 2008 tarihinde emperyalizmin uşağı, işkenceci, soyguncu, talancı, sömürgeci AKP’nin İstanbul İl Merkezi’ne giriştiği başarılı bombalı saldırının henüz dumanları tüterken, gün sona ermeden (saldırı öğleden sonra 14:45’te gerçekleştirildi), üç öbekten erken kınama mesajları geldi. Arka arkaya sıralayalım: İsrail Başbakanı Ehud Olmert, MÜSİAD ve DİSK, Her üç kurumun AKP’nin bombalanmasından bu kadar hızla rahatsız olup, örgütümüzü bu kadar erken kınaması üzerine düşünmek gerektiği kanısındayız. Siyonist İsrail’e dikkat çekmek isteriz. MOSSAD’ı hafife almak kimsenin haddine değil. Burada hemen, İstanbul Selimiye’deki 1. Ordu Karargâhı’na yönelik olarak 7 Ağustos 2008’tarihinde gerçekleştirdiğimiz havan topu saldırısından sonra, 10 Ağustos tarihinde yayınladığımız 2 Numaralı bildirimizin bir bölümünü hatırlatmak yerinde olacaktır: “Hareketimiz ABD-İngiliz emperyalizmlerini ve İsrail Siyonizmi’ni de vurmaya ant içmiş militanlardan oluşmaktadır.” Açıklamamızın devamında da, Siyonizm’e karşı Filistin ve Lübnan halklarının yanında olduğumuzu, işbirlikçi tüm Arap rejimlerini lanetlediğimizi, FHKC’nin Genel Sekreteri Şehit Ebu Ali Mustafa’yı, HAMAS’lı Şehit Abdülaziz Rantısı’yi saygıyla andığımızı, Hizbullah ve lideri Hasan Nasrallah’a selam gönderdiğimizi belirtmiştik. Anlaşıldığı kadarıyla bu kısımlar MOSSAD’ın da dikkatini çekmiş… Çekmesi doğaldır ve Ortadoğu’da zorlanmakta olan emperyalist-Siyonist projelerin en önemli ayaklarından birisi olan AKP’ye karşı girişilen devrimci atakların Siyonist İsrail devletinde hızla endişe yaratması muhakkaktır. O yüzden, Ehud Olmert saldırımızı kınamak için Tayyip Erdoğan kadar hızlı davranmayı seçmiştir. İsrail devleti ve Siyonist fikir adamları Türkiyeli devrimcileri iyi tanır. Biz, Filistin’de savaşmış Deniz Gezmişler’in, şehit düşmüş Teğmen Aliler’in, Siyonizm’in ülkemizdeki resmi temsilcisi ve ajanı İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’u cezalandıran Mahir Çayanlar’ın devamcısı, mirasçısı, çocuklarıyız… Genç savaşçılarımıza Leyla Halidler’i, George Habbaşlar’ı anlatırız. Deir Yassin’i, Sabra ve Şatilla’yı hiç unutmayız… Devrimci Karargâh savaşçılarının başarıyla hedefine gönderdikleri, AKP İstanbul İl Yönetimi toplantı halindeyken altlarında patlattıkları bombanın sesinin, Tel Aviv’deki MOSSAD karargahında ve İsrail başbakanlık ofisinde yankılanması, hedefin ne kadar isabetle olduğunun herhalde kanıtıdır. Düşmana bakıyoruz ve doğru yolda yürüdüğümüze bir kez daha inanıyoruz. Dikkatle kaydediyoruz ve yoldaşlarımızın, taraftarlarımızın, dostlarımızın ve tüm devrimci kamuoyunun dikkatini çekiyoruz. Buna rağmen, İsrail’i anlamamak da mümkün değil. Bildiği tek şeyi yapıyor... MÜSİAD ise İslamcı sermayenin sınıf örgütlenmesi. Kendisine “Müslüman” diyemeyecek, ama bunu anıştırması için isminin başına “Müstakil” kelimesini koyacak kadar şahsiyetsiz bir sermaye örgütü. Ülkemizdeki politik İslamcı hareketin devlet fideliğinde büyümüş olmaktan kaynaklanan oportünist karakterinin tipik bir güncel görünümü. Biz bu İslamcıları, ağababaları Necmettin Erbakan’ın 28 Şubat öncesinde MGK toplantılarında askerden yediği fırçalar sonrasındaki terlemelerinden, NATO’cu ordunun önlerine getirdiği, İsrail ve ABD ile ortak şekilde Akdeniz’de “Güvenilir Denizkızı” tatbikatları yapılması, tank modernizasyonu projelerinin İsrail’e verilmesi tasarılarına imza atarkenki hallerinden hatırlıyoruz. Sonra Sincan’dan geçen bir tank taburunun yolu çarşıya sapınca nasıl dağılıverdikleri de hatırlarımızdadır. İslamcı siyaset, Türkiye’de devlete karşı hiçbir zaman devrimci bir pozisyon almamıştır ve alma şansı da yoktur. Ama şimdilerde, sol politik ortamımızdaki bazı “aptal solcularımızın” dahi inandığı şekilde, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine karşı elde silah savaşan, Kızıldereler’de şehit düşen, darağaçlarına çekilen, işkencehanelerde katledilen, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi pratiklerini sergileyen devrimci ve sol hareketin darbeci olduğuna, İslamcı kesimin ise demokrasi savunucusu olduğuna inanmamız isteniyor. Sol ile devrimciliği, sosyal demokrasi ile marksizmi eşitleyerek devrimciliğe saldırmanın bildik hafif yolu… Buna halkımızın inanmasını kimse beklemesin. Kafası karışık birkaç solcu için ise bizim yapabileceğimiz bir şey yok… Bu fikirdeki MÜSİAD’ın Devrimci Karargâh’tan rahatsız olup hemen laf yetiştirmeye çalışmasında biz hiçbir anormallik görmüyoruz. Onların sınıf tavrıdır ve bizim diyeceğimiz bir şey yoktur. Fakat, 1 Aralık gününün dip noktasında bulunmayı, İsrail ve MÜSİAD’ı açık ara geçerek DİSK hak ediyor. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, olaydan sadece birkaç saat sonra yazılı bir açıklama yaparak, Devrimci Karargâh’ın eylemini kınamış, “demokrasiden” bahsedip, AKP’ye destek sunmuştur. Kendilerinin yine 28 Şubat günlerinde nasıl içtimaya toplandıklarını, 1 Mayıslar’da “işimi seviyorum” dövizleri açtıklarını, isimlerinin İngilizce çevirilerindeki “devrimci” lafını nasıl “evrimciye” çevirdiklerini, TÜSİAD’la nasıl can ciğer kuzu sarması olduklarını, 1992’de DİSK yeniden açılırken yöneticilerin birikmiş yüklü tazminatları cebe atıp sendikayı beş parasız bırakıp tarihi binalarını konfeksiyonculara sattıklarını, eski genel başkanları alçak Rıdvan Budak’ı sosyal demokrat düzen partilerine milletvekili verdiklerini, Gönen tezleriyle 1990’ların başında dönemin sağcılığına destek çıktıklarını, Süleyman Çelebi’nin onmaz 10 Aralık Hareketi atraksiyonları içinde olduğunu hatırlayınca şaşırmadık. Oysa bizim saldırımızdan sadece iki gün önce düzenleyicileri arasında DİSK’in de olduğu Ankara mitingine AKP’nin emir verdiği polis saldırmış, onlarca emekçiyi ve devrimciyi yaralamıştı. Ama biliyoruz; bu bir çizgidir. Sınıf uzlaşmacılığı, ABD sendikacılığı, devrimci sendikacıları tasfiye, 12 Eylül’den sonra Selimiye’deki Sıkıyönetim Komutanlığı nizamiyesi (bilmeyenler için hatırlatalım hani Devrimci Karargâh’ın top atışına tuttuğu yer) önünde teslim olma kuyruğu oluşturma çizgisidir. Artık bu çizginin sonuna gelinmiştir. Süleyman Çelebi ve onunla ittifak yaparak o koltuklarda oturan solcu / eski devrimcilerin anlaması gereken odur ki, karşı devrimci dönem, gericilik dönemi artık dünya ölçeğinde kapanmaktadır. Sınıf mücadelesinde top çevirerek günü geçirme imkânı kalmamıştır. Ya “sınıfa karşı sınıf, düzene karşı devrim” denecek ya da “demokrasi ve insan hakları” denilerek geviş getirilecektir. Eğer geviş getirilecekse, devrimcilere ve onların eylemlerine küfür etmek kaçınılmazdır. Biz gene de uyarımızı yapalım: Devrimin programını savunan, bunun için kendisini mücadeleye yatıran, devletle, sermayeyle ve onun kurumlarıyla savaşan kadrolara küfretmek kimsenin haddine değildir. Bizden Süleyman Çelebi’ye ve DİSK’e hiçbir zarar gelmez ama, günün birinde devrimci işçiler bu ihanetlerin hesabını o koltuklarda oturanlardan sorarlar. O zaman Süleyman Çelebi gibiler Tayyip Erdoğan gibilerinin koltuk altlarına koştuklarında, o kapının da yüzlerine kapalı olacağını hesap etmelidirler. Devrimci Karargâh’ın 1. Ordu Karargâhı’na havan atma eylemi de böyle ayak dolaşmalarına neden olmuştu. İki mermimizin içeri düşmesini saklamak için nizamiye girişindeki “1. Ordu Karargâhı” yazısını olaydan hemen sonra söktüren 1. Ordu Komutanı, ertesi günü gazeteciler bunun nedenini sorduklarında, “Yok öyle şey, karargâh kaza yapan otobüs mü ki, yazısını kapatalım” demişti. Oysa bir gazete her iki fotoğrafı ertesi gün basmıştı. Eylemlerimiz karşısında saldırıların niteliklerini gizlemeye çalışan, “AKP İstanbul İl Örgütü’nde güvenlik zafiyeti yok” diyen, havan işimizden sonra Başbakan’dan fırça yiyen, olayı PKK’nin üstüne yıkmaya çalışan Vali Güler ve “Cerrah Müdür” ikilisi hakkında bir şey yazmak ise çok mümkün olamıyor. O kadar zavallılar ki… 12 Eylül döneminin İstanbul valisi ve emniyet müdürleri bile daha nitelikli memurlardı. Ağarlar, Ünal Erkanlar, Kozakçıoğulları yükselip önemli görevlere gelmişlerdi. Bu validen muhtar, emniyet müdüründen bekçi bile olmaz. Bunların güçleri ancak silahsız, savunmasız işçilere, öğrencilere gaz atmaya, eli kelepçeli devimcileri işkencede öldürmeye yeter… Devrimci Karargâh militanları görev başında… Herkes ayağını denk alsın…
|