Devrimci Karargah ile ANF arasında yapılan Röportaj
''Devrimci Karargah, bütün kendi eksiklerine karşın enternasyonalist anlayışı, Türkiyeli bir devrim ve demokrasi mücadelesinin gereği ve Orhan yoldaşımızın mirası olarak Kürt özgürlük savaşçılarının yanında yer almakta kırılamaz bir kararlılık içindedir....''
Devrimci Karargâh Örgütü yetkilisi Emir Adnan Demirci, örgütlerine karşı özel bir propaganda faaliyeti yürütüldüğünü ve kendilerine yönelik saldırının kapsamlı olduğunu söyledi.
ANF’ye konuşan Demirci örgütleri hakkındaki iddialara şu yanıtı verdi: ''Önce uyuşturucu mafyasıyla finanse edildiğimizi, ardından Desa işçisini provoke ettiğimizi söylediler. Ergenekon torbasının içine tıkıp, işini bitirmek istediler. Bir taraftan da JİTEM’le bağlantımız olduğunu söylüyorlar, diğer taraftan PKK’den beslendiğimizi. Nükleer ve biyolojik saldırı hazırlıkları yaptığımızı söylediler. Bu yetmedi KDP tarafından kurulduğumuz bu kez iddia edildi. İşçi Partisi’ne ait “karargah evleri” ile bizim adımız, çağrışımlardan yararlanarak binlerce kez tekrar edilerek Devrimci Karargah Ergenekon dosyalarına sokulmak istendi. Fethullahçı medya tümüyle yalana dayalı propaganda yürüttü.’’
Demirci ile Devrimci Karargah Örgütü, Türkiye solunun Kürt hareketine yaklaşımı ve Ergenekon davasını konuştuk.
- Devrimci Karargâh Türkiye'de bir anda hedefe koyuldu ve çok ciddi bir yönelimle karşı karşıya kaldı. Bu yönelimin zamanlaması ve nedenleri konusunda neler düşünüyorsunuz? Bu yönelim örgütünüz açısından ne gibi sonuçlar doğurdu?
* Devrimci Karargâh’ın, karşı devrimin değerlendirme ve yönelmelerinde bir miktar özel bir yer tutmasının belli başlı ve aralarında öncelik oluşturmayan, birbirine başat iki nedeni vardır. Bunlardan biri mücadele tarzı ve bunu Türkiye devrimci hareketinde gündemleştirme gayretidir. İkincisi ise Türkiye devrimci hareketini Kürt özgürlük hareketiyle en ileri düzeylerde yoldaşlaştırma çabasıdır.
Devrimci Karargâh’ın kendini devrimci hareket içinde bir alternatif olarak var edişinin en temel gerekçelerinden biri olarak şu tablo nettir ki, devrimi ve devrimciliği sisteme dayatmayı gizli açık nedenlerle reddeden bir statüko sosyalizmi bütün devrimci gelişmelerin önüne bir moloz yığını olarak çöreklenmiş durumdadır. Devrimci Karargâh böyle bir sosyalizm ortamına müdahale anlamında şekillendi. Statüko sosyalizmini parçalayarak savaşkan devrimci sosyalizmin yeniden inşasına yol açabilmek için tasarlandı. Verili olanların içinde bu nitelikte bir yol bulamadığı için bu yolu açmak için insiyatif aldı. Şimdi düşünün, siz karşı devrimin yerinde olsaydınız, 30 yılda yaptığınız şeyleri, devrimi sindirmeyi ve daha ötesi o devrimin kendini yeniden üretme kaynaklarını kurutmayı başardıktan sonra birileri çıkacak ve bu tarihi geri döndürmeye çalışacak, müsaade eder miydiniz? Karşı devrim de karşı devrimciliğinin doğası gereği olanı yaptı ve bütün gücüyle üzerimize yöneldi. Bunda düşmanın özel bir zamanlaması olduğunu zannetmiyorum.. Aman vermemek onun için esastı ve koşullarını olgunlaştırdığı ilk fırsatta da en şiddetli bir şekilde vurdu.. Bunu belirtiyordu da anlaşılamayacak bir şey değildi. Ama biz tedbirlerimizde yetersiz kaldık, vurdu..
Devrimci Karargâh’ın düşman tarafından hedefe konmasının ve ciddi yönelmeye uğramasının birinci nedeni Türkiye devrimci hareketinin devrimci hafızasını yenileme, devrimci geleneklerini hatırlatma, Türkiye devriminin devrimci yolunu gösterme gayreti olmuştur. Düşman hareketimize bu gayreti tüketme amacıyla yönelmiş ama Orhan yoldaşımız, hem bu amaçlarımızı pratikleştirmede gösterdiği komuta gücüyle, hem de şahadetiyle, onun sözleriyle, Bedrettin’lerden, Mahir’lerden günümüz devrimciliğine uzanan devrimci zincirin kopmaz, sağlam bir halkasını oluşturmuştur. Bu bizim yola çıkıştaki asgari hedefimizin gerçekleşmesidir.
Diğer taraftan düşmanın üzerimize yönelmesi sadece, Türkiye devrimci hareketine yeniden enjekte etmeye çalıştığımız bu devrimci doz nedeniyle değildir. Bu Devrimci Karargâh’ın ve düşmanın hareketimize duyduğu öfkenin dar ve eksik kavranması demek olur. Devrimci Karargâh, Türkiye sınıf mücadelesine devrimci tarzlarla yönelmenin yanı sıra, proleter sınıf devrimciliğini, Kürt halk kurtuluş mücadelesiyle yoldaşlaştırmayı da esas alan bir hareket olduğu için düşman tarafından özellikle tehlikeli bulunmuş ve imhasına özel önem verilmiş bir örgütlenmedir.
Türkiye devrimci hareketiyle Kürt özgürlük hareketinin ilişkilenmesinin yakın tarihine bir bakacak olursanız hemen görecekleriniz şunlardır. 90’ların başlarından itibaren Türkiye devrimci hareketinin düşüş trendine karşı Kürt devriminin yükselen konjonktürü, Türkiyeli devrimci örgütlerle Kürt özgürlük hareketi arasındaki yoldaşlaşmayı BDGP gibi, birlikte cepheler kurmaya kadar geliştirmişti ki, Öcalan’ın tutsaklığıyla birlikte gelen paradigmal değişim dönemi özellikle Ferhat-Botan pratiğiyle bir teslimiyet sürecine dönüştürülmek istenince, bu Türkiye devrimci hareketinin ezen ulus öğesi olmaktan kaynaklı üstünlük duygularını yeniden kışkırttı ve Kürt devrimiyle Türkiye devrimi arasındaki uzaklık tekrar hızla büyüdü. Ferhat-Botan pratiğinin kuşku verici tezahürleri, Türkiye devrimci hareketine, ulusal sorunda, neredeyse kıyısına kadar geldiği özeleştirel süreçten hızla kendi sınıfsal/küçükburjuva değerlerine dönmekte ve özellikle kendi misakı millici anlayışına yeniden meşruiyet ve haklılık vermekte büyük imkân sağladı. Mademki yeni paradigma ulus devlet hakkından vazgeçiyordu, demokratik cumhuriyet içinde bir arada yaşamayı ön görüyordu, misakı millici anlayışların, biz de zaten bunu istiyoruz, demelerinde hiç mi hiç beis yoktu. Ama bunun Leninist enternasyonalizmle de hiç mi hiç alakası yoktur.
Bunu kuru ve kaba bir doktrinerlik olsun diye belirtmiyorum. Bu yaklaşımı, kendileri kaçınılmaz olarak ezen ulusa içkin olanların, ezen ulusun sömürgeci ve şoven anlayışından kopuşmaları ve onun bir inkarını temsil edebilmeleri için mutlak surette tutturulması gereken bir siyasal tutum olduğu için belirtiyoruz. Kürtlere, tamam sizinle kardeş olarak yaşarız ama siz de ayrılmak istemeyin diye propaganda yapan Türk solcusu Türk sömürgeciliğinin sözcüsüdür. Ezen ulus devrimciliği, bu hakkını kullanıp kullanmama isteğinden bağımsız olarak, ezilen ulusun ayrılma hakkının sınırsız propagandası ve örgütlenmesi temelinde soruna yaklaşır. Devrimci Karargâh, devrimci sosyalizmin bu ilkesini, benzer başkalarıyla yüksek sesle ifade eden bir yapı olarak var oldu. Bu çerçeveyi, sadece bugün Türkiye devrimci hareketinde önemli bir ağırlık oluşturan Kemalist-ulusalcı solcularla ayrım olsun diye belirtmiyorum, aynı zamanda, Kürt özgürlük hareketinin Ferhat-Botan pratiğini tasfiye eden Haziran Kararları’na Türkiye devrimci hareketinin biçtiği değer farklılaşmasını gösterebilmek için de bu çerçeveyi tarif ediyorum.
Bu yüzden, Türkiye devrimci hareketinin uzun bir süredir Kürt özgürlük hareketine arkasını dönmesinden sonra, Devrimci Karargâh’ın Kürt özgürlük hareketiyle yoldaşlaşma çabaları, sömürgeci ve sömürücü Türkiye oligarşisine karşı halklarımızın özgürlüğü ve kardeşliği adına, pratik değeri küçük de olsa siyasal değeri oldukça büyük bir mana ifade etmektedir.
İşte, devrimci mücadelenin ivmesini artırmaya çalışmamız düşmanın üzerimize yönelmesinin nasıl birinci nedeni oluyorsa, Türkiye devriminin Kürt özgürlük hareketiyle yoldaşlaşmasının bayraktarlığını yapmaya çalışmamız da, ikinci önemli bir olgu olarak, Devrimci Karargâh’ın, düşman tarafından çok tehlikeli bulunmasına yol açmış ve onun, üzerimize çok ciddi yönelmesini getirmiştir.
Bu yönelmelerin sonrasında oldukça ciddi yaralar aldığımızı inkar edemeyiz. Ama daha önce de söyledik, biz bu toprakların devrimci bereketine sonuna kadar inandığımız için tasfiye riskinin büyük olduğu bir taktik süreci göze alabildik. Düşmanın bizde açtığı yaralar elbette bizi bir süre geriletebilir ama asla yok edemez, çünkü Devrimci Karargâh’ın mücadelesi bir örgütsel varoluştan önce bir çizgi mücadelesidir. Bizim girişimimiz, Türkiye devrimci hareketinin verili gidişine bir müdahale, verili olana aykırı bir çizgiyi yenileme olarak ele alınmalıdır. Bu çizgi mücadelesinin Devrimci Karargâh’a düşen görevi itibariyle söylenecek olan şudur; Devrimci Karargâh, kendi önüne koyduğu taktik momenti başarıyla gerçekleştirmiştir. Şimdi yaralarını iyileştirip bu momenti daha süreğen bir çizgi haline getirmenin çalışması içindedir. Ama bundan daha önemli olanı, Türkiye devrimci hareketinin bu çizgisel müdahaleyi doğru kavrayıp kavramadığı, bu çizgi mücadelesinin devrimci ortamın kolektif kabulüne yerleşip yerleşmediğidir. Ne yazık ki, bu konuda daha henüz kat etmemiz gereken epey bir yolumuz olduğu açıktır.
* Özellikle bir grup medya kuruluşu tarafından Devrimci Karargâh hakkında sürekli haberler yapılıyor. Bu haberlerde örgüt bazen "nükleer saldırı" hazırlığıyla bazen de Ergenekon’la ilişkili olmakla suçlanıyor. Neden Ergenekon'la bu kadar ilişkilendirilmeye çalışılıyorsunuz?
- Düşman, özellikle Fethullahçı medya eliyle, daha ilk çıktığı andan itibaren Devrimci Karargâh’a karşı özel bir propaganda faaliyeti yürüttü. Bu faaliyetini hala büyük bir gayretkeşlikle kesintisiz yürütüyor, çünkü şurası çok açıktır ki sizi sadece fiziken tasfiye etmesi düşmana yetmez. Sizin yenilediğiniz, gündemleştirdiğiniz değerleri doğrudan sizin üzerinizden kirletmelidirler ki, kafası bulanan, hakkınızda kuşkular oluşan bu ülkenin devrimi arayan gençleri, işçisi, kendi örgütsel çizgisinden tatmin olmayan kadrosu sizin gibi düşünmesin, sizinle organik ilişkili ya da bağımsız bir şekilde bu değerler, yaklaşımlar, tarzlar kolektifleşmesin, yaygın bir kabul görmesin.
Düşmanın, Devrimci Karargâh’a yönelik yürüttüğü propaganda, ilk soru itibariyle tartıştığımız çerçevede, tümüyle Devrimci Karargâh’ın tasfiyesini gerektiren iki nedene bağlı olarak gelişmiştir. Yani başlangıçta Devrimci Karargâh’ın Türkiye devrimci hareketinde gündemleştirmeye çalıştığı devrimci tarzın etkisini kırmak için Devrimci Karargâh’ın Türkiyeli bir örgüt olmadığını, PKK’nin bir örgütü olduğunu propaganda etmiştir. Ardından bu propagandanın etkisini yitirmesi üzerine Devrimci Karargâh’ı, elindeki en güçlü politik manevra içine dahil ederek Ergenekon’la ilişkilendirmeye çalışmıştır; bunları Devrimci Karargâh’ı Türkiye devrimci hareketinin gündeminden uzaklaştırmak için yapmıştır. Ardından da, Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin yakınlaşmasına ket vurabilmek için, Devrimci Karargâh’ın, “açılım” zemininde Kürt özgürlük hareketinin taktiklerini bozmaya niyetlendiğini propaganda etmiştir. Dolayısıyla düşmanın Devrimci Karargâh üzerinde yürüttüğü propaganda savaşının bu iç nüanslarını kavramak, düşmanın Türkiye devrimci hareketinde yok etmeye çalıştığı tarz ve taktikleri keşfetmek ve kavramak açısından da önemli olmaktadır. Bunları sırasıyla ele alacak olursak.
Bildiğiniz gibi Devrimci Karargâh, ilk çıkış tarzıyla, havan saldırısı gibi silahlı mücadeleye getirdiği bir boyutla sadece düşmanı değil, Türkiye devrimci hareketini de şoke etti. Önce rekabetçi bir refleksle bu hareketin varlığını kabullenmemeye çalıştılar ama hazırlık dönemimizi bilen Kürt özgürlük hareketinin açık desteğiyle ve eylemlerimize ilişkin açıklamalarımız üzerinden retçi tutumdan giderek vazgeçildi. Bu kez de, gene rekabetçi güdülerle, Türkiye devrimci ortamının meşruiyetinden uzak tutabilmek için Kürt özgürlük hareketinin yan örgütü gibi lanse etmeye çalıştılar. Devrimci ortamın küçükburjuva yapısı itibariyle bu son derece normaldi. Söylediklerimizi ve yaptıklarımızı eleştiremedikleri noktada söylediklerimiz ve yaptıklarımız temelinde bir buluşmaya mecburdular. Oysa statükocu duruşları bu evrime yol vermeyince sizi başka bir aleme atarak kendi ortamlarında rahat kalmanın yolunu iç güdüsel olarak tuttular. Devrimci hareketin bu tutumu karşı devrime feyz verdi ve önce bizi ısrarla PKK’nin gölge örgütü gibi lanse ederken, Ergenekon sürecinin başlamasıyla birlikte önce PKK üzerinden, sonra daha doğrudan bizi Ergenekon’la ilişkilendirmek üzere bitmez tükenmez bir medya propagandası başlattılar. Artık herkesin de bildiği üzere, bu adamlarda yalanın haddi hesabı yoktu.
* Örgütünüzün mafyayla ilişkisi olduğu da iddia edildi…
- Önce uyuşturucu mafyasıyla finanse edildiğimizi, ardından Desa işçisini provoke ettiğimizi falan söyleyip Devrimci Karargâh’ı, yaratmak istediği bütün değerleriyle birlikte Ergenekon torbasının içine tıkıp, işini bitirmek istediler. Aslına bakarsanız statükocu solun kendini Devrimci Karargâh’ın eleştirel pratiğinden korumak istediği bir dönemde bu bizim için oldukça tehlikeli bir durumdu, ama bu konuda fethullahçı medyanın o iğrenç tüccar kültürünün de bize yardımcı olduğunu belirtmeliyim. Hakkımızda o kadar düzeysiz yalanlar servis ettiler ki artık bunlara kimseleri inandıramaz oldular. Yalanın bu kadar ahmakçası, ancak softalıkla muhallebiye dönmüş kafaların işi olabilirdi. Adamlar bizimle ilgili aynı Ergenekon suçlamasında bir taraftan jitem’le bağlantımız olduğunu söylüyorlar, diğer taraftan PKK’den beslendiğimizi. Polis müdürünü bile şaşkınlığa uğratacak kertede nükleer ve biyolojik saldırı hazırlıklarımızı iddianamelere sokmaya kalkıyorlar, falan..
* Orhan Yılmaz Kaya’nın bazı subaylarla telefon görüşmesi iddia edildi, bu doğru mu?
- Evet, daha önceleri Orhan yoldaşımızın Ergenekoncularla telefon konuşması yaptığı üzerinden bizi Ergenekon davasına katacaklarını söylüyorlardı, ardından tutuklu kimi teğmenlerin bilgisayarında yoldaşımızın resimleri çıktığı için bizi yeni Ergenekon davasına katacaklarını yazdılar. Hatta Doğu Perinçek’e ait olduğu iddia edilen kimi bildirileri bizim adımızla deşifre etmeye kalktılar, onların İşçi Partisi’ne ait olduğu iddia edilen “karargah evleri” ile bizim adımız, çağrışımlardan yararlanarak ve bilerek, inatla bu yanlışlık binlerce kez tekrar edilerek Devrimci Karargah Ergenekon dosyalarına sokulmak istendi.
Oysa Devrimci Karargah’ın Doğu Perinçek’e ve çizgisine bakışı bellidir, onları sol içinde bile görmez, burjuvazinin devrimcilere karşı bir örgütlenmesi olarak görür. Hem Ergenekon iddianameleri, hem bize ait iddianameler ortaya çıktıkca bu uyduruk propaganda da az çok kendini toparlamaya başladı, ne de olsa iddianameler kısmen de olsa kanıt üstünden düzenlenmek zorundaydı, medya gibi yalanı sınırsızca kullanma şansları olmuyordu. Netice de bizim PKK’ye karşı KDP tarafından kurulduğumuza dair itirafçı ifadeleri, olmadı, düşürülmüş kimi unsurların “duydukları” üzerinden Ergenekon’la bağlantılanmamıza çalışıldı. Ama artık uzun zamandır bu yalanların sadece Fethullahçı medyanın kendisinin söyleyip kendisinin dinlediği bir değersizlik içine düşmekte olduğunu görmekteyiz, çünkü Fethullahçı medya tümüyle yalana dayalı propagandasını sadece bize karşı değil, devlet içindeki muhalifleri de dahil, kendine karşıt kimi görüyorsa, o kadar yaygın kullandı ki artık yalancı çoban durumuna düşmüş durumdadır. Bir İngiliz gazeteci bile, birinci Ergenekon dosyasında ismi infaz edilecekler listesinde olanların ikinci dosyada örgüt üyesi olarak gösterildiklerini deşifre etti, falan.
Yani AKP, Türk burjuvazisi açısından önemli bir demokratik hamle olacak şekilde, ordu müdahalelerini devre dışı bırakmanın aracı olarak Amerika tarafından ellerine verilen imkanı, kendi hegemonyası adına öyle tüccarca kullandı ki artık bu günlerde bu hamleden geri dönülebileceğinin bile sinyalleri ortaya çıkmaya başladı. Kendilerine muhalif olan herkesi Ergenekon torbasının içine atıp boğmak çabasından elbette düşmanın karşı devrimci doğası gereği en çok devrimci yapılar pay alacaktı. PKK, DHKP-C, MLKP’nin yanı sıra Devrimci Karargâh’ın üzerine çıkarılan söylentiler de tamamen bunun bir sonucu oldu. Ancak, dediğim gibi, bir taraftan düşmanın yalanda sınır tanımaması, diğer taraftan bir kısmı deşifre olan kadro yapımızın Türkiyeli devrimcilere tanıdık gelmesi artık bu yalanları işlevsiz kalmıştır. Devrimci demokrati hareket içinde hala bu yalanlara inanmak ve inandırmak isteyenler varsa, artık belki biraz onların üstüne düşünmek daha gerekli olacaktır.
İkinci dalga operasyonda ise özellikle milis faaliyetimizin program ve hedefleri konusundaki hazırlıkları düşmanı ürkütmüş ve düşman propagandası bu korkuya göre şekillendirilmeye çalışılmıştır. Çünkü hazırlıklarımız milis faaliyetimizi metropollerde serhildancı kitle tarzını geliştirmek üzere planlanmıştı ve bunu kavrayan düşman basın, daha önceleri PKK’nin örgütü, PKK üzerinden Ergenekon’a bağlı örgüt olarak lanse ettiği Devrimci Karargâh’ı, son operasyonla birlikte “AKP açılımı”nı sabote etmek istemekle zan altına sokmaya çalışmıştır. Düşürülmüş bir unsur üzerinden servis edilmeye çalışılan bu yalan dizgesi, daha önce de ifade ettiğim gibi, o güne kadarkilerden kısmen daha değişik bir nitelik arz etmektedir, çünkü bu yalan propaganda da amaç Devrimci Karargâh’ı, daha öncekilerin asıl hedefi olduğu şekliyle Türkiye devrimci hareketinden tecrit etmek değil, doğrudan Kürt özgürlük hareketiyle Türkiye devriminin devrimci tarzlarda dayanışmasının önüne şaibeler koyarak engel olmaya çalışmaktır.
Ama açıktır ki, hem Devrimci karargah’ın Kürt özgürleşmesi üzerine yazdıklarıyla belgelenmiş düşünceleri, hem Türkiye ve Kürdistan devrimleri arasındaki yoldaşlaşma, açılımdan murad ettiğinin doğrudan PKK’nin tasfiyesi olduğunu artık sağır sultanın bile bildiği AKP’nin ve fethullahçı medyanın yalanlarını etkisiz ve çaresiz bırakacak sağlamlıktadır.
*Kürt hareketine yönelik saldırı hazırlıklarının yoğunlaştığı bir dönemde hareketinize yönelimin artması bir tesadüf mü?
- Bütün kesimleriyle Türkiyeli egemen blokun en önemli ve hayati gündem maddesinin Kürt halk direnişini bir şekilde devreden çıkarmak olduğu herkesin hem fikir olduğu bir durum. Dolayısıyla hareketimize yöneliminin dolaysızca Kürt direnişiyle ilişkilendirilmesi kaçınılmazdır. Kürt halkı üzerine yönelecek her hamle öncesinde TC, kendi arka cephesini düzenlemiştir. Bu son derece klasik bir savaş tarzıdır. İleriye yürüyebilmek için arkadan vurulmanın önlemini alacaksın. Bu nedenle, örneğin, cezaevlerindeki 19 aralık katliamı da, TC’nin Kürdistan’da yer tutmayı planladığı, tanklarını Süleymaniye’ye sürdüğü bir dönemin arifesine gelmiştir. Bu nedenle, PKK’yle Türkiye kırsalında bir savaşı yürütebilmesi için metropollerdeki egemenliğini güvenceye almak, buradaki devrimci odakları boğmak, TC için kaçınılmaz bir taktik hamledir. KCK’ye karşı şehirlerde yürütülen operasyonlar bu temelde de değerlendirilmelidir.
Düşman, Devrimci Karargâh’ın tasfiyesiyle sadece bir devrimci odağı fiziken tasfiye etmiş olmayacaktı, aynı şekilde, Kürt özgürlük hareketiyle devrimsel temelde yoldaşlamaya karşı en amansız şekilde yöneleceğini ilan ederek Türkiye devrimci hareketini de terbiye etmiş olacaktı. Çünkü gerçekten de sömürücü ve sömürgeci TC sistemi, kendi ölümünü görmüşçesine Kürdistan ve Türkiye devrimlerinin yoldaşlaşmasının kendisi için ne kadar büyük bir tehlike ifade ettiğini köşe yazarları üzerinden itiraf etmekten kendini alıkoyamamaktadır. Örneğin, Fehmi Koru.. AKP’nin açılım sürecindeki problemler üzerine muhalif kesimlere seslenirken, iyi hatırlıyorum, “Beyler, terör örgütü tasfiye ediyoruz” gibi bir başlıkla yazmıştı makalesini, PKK’nin tasfiyesinin sadece Kürt devriminin değil, Devrimci Karargâh örneği üzerinden Türkiye devriminin de tasfiyesi demek olacağını yazıyor ve AKP muhaliflerine, salt Kürt devrimi üzerinden değil, Türkiye devrimi üzerinden de korkularını hatırlatarak onları açılım politikalarına ikna etmeye çalışıyordu. Keza, artık ipliği pazara çıkmış Ahmet Altan ve Ruşen Çakır gibi sistem aydınları tasfiye sürecinde TC’nin PKK’ye güven duyabilmesi için bir dizi şeyin yanı sıra Devrimci Karargâh’la ilişkisini kesmesini özellikle belirtiyorlardı.
Gerçekten de, metropollerde dinamikleri büyük ölçüde sindirilmiş ve kontrol altına alınmış bir Türkiye devrimci hareketinin kendini devrimci zeminde yenileyebilmesinde ve savaşkan bir sosyalizm çizgisini pratik kılabilmesinde Kürt özgürlük hareketinin varlığı oldukça hayati bir konumdadır. Türkiye devrimci hareketi, kendi devrimciliğinin potansiyel değerlerini olsun koruyabilmek adına Kürt özgürlük hareketinin sömürgeci güçlerce tasfiyesine karşı bütün gücüyle direnmelidir. Kuşkusuz ki bu temelde hiçbir şey yapılmıyor diyemeyiz ama yeterli midir? Türkiye devrimci hareketinin Kürt özgürlük mücadelesiyle dayanışması bana, Kıvılcımlı’nın, bundan neredeyse 80 yıl evvel, Kürt isyanları karşısında Türkiyeli komünistlerin tutumunu eleştiren sözlerini hatırlatıyor. Kıvılcımlı, o süreçteki komünist faaliyetin yetersizliğini, Kürtler doğu’da dağa çıkıyor, biz batıda bildiri dağıtıyoruz, şeklinde eleştiriyordu.
* Peki bugün durum bundan farklı mıdır?
- Kesinlikle değil, protesto bildirileri ve basın açıklamalarından öte bir dayanışma faaliyetine pek tanık olamıyoruz. Devrimci Karargâh, aldığı ciddi darbeye karşın, Türkiye devriminin Kıvılcımlı’dan beri boynuna borç olan özeleştirisini pratikleştirmek için de hazırlanmaktaydı. TC’nin Kürt halkına yönelik baskılarının öfkelendirdiği Kürt gençliği varoşlarda 5 araba yakıyorsa, Türkiye devrimci gençliği üst orta sınıfların, kalın burjuvaların yaşam alanlarında 15 araba yakmalıydı ki, hatta bunu aşan tarzlara yönelebilmeliydi ki, Türk burjuvazisi, Kürdistan’daki sömürgeci baskıyı iğrenç milliyetçilik sosuyla rahat yaşamına yediremesin. Sömürgeciliğin yol açtığı devrimci öfke onun rahatına da yönelsin. Operasyonlarda da açığa çıkartıldığı şekilde Devrimci Karargâh kendi milis örgütlenmesini bu taktik faaliyete göre hazırlamıştı. Düşmanın ikinci dalga saldırısı bu taktiğin pratikleştirilmesini engelledi. Ama düşünün bir, düşmanın Kürt halkında yarattığı öfkeyi biz doğrudan Türk burjuvazisinin hayatına sokmayı başarabilseydik eğer, yoldaşlar Reşadiye saldırısına gerek görürler miydi? Bir ihtimalle görmeyebilirlerdi. Hem barış diplomasisini yürütmek, hem üzerine yönelik askeri baskıyı dağıtmak işlevi Kürt özgürlük hareketinin omuzlarına binmiş vaziyettedir. Bunun Kürt halk hareketi içinde, üzerinde düşmanın oynayabileceği anomalilere yol açması son derece doğaldır. Ama bunda, bizim kanaatimize göre, kesinlikle Türkiye devrimci hareketinin Kürdistan devrimiyle dayanışmada gösterdiği eksikliğin büyük payı vardır. Bu yüzden, bırakalım daha geri duruşları, bazı Kürt dostu yazarlarda bile gördüğümüz, AKP ve TSK’dan hayır görmeyince ey solcular neredesiniz deyip, solcuların dayanışmasını da statükonun rahatını bozmayacak nokta propagandayla çerçeveleyen anlayışın aşılması gereklidir. Kürt özgürlük hareketinin dostları, liberal bir duruşla statükonun tamamlayıcısı olma konumuna düşmek istemiyorlarsa eğer, Türkiye devrimci hareketinin Kürdistan devrimiyle devrimci tarzlarda dayanışmasının meşruiyetini tanımalı ve propaganda etmelidirler.
* Bugün gelinen aşamada Kürt özgürlük çizgisiyle birlik düzeyiniz nedir? Kürt hareketinin bugün yaşanan gelgitlere rağmen geliştirmeye çalıştığı barış sürecini Türkiye solu nasıl değerlendiriyor?
- Aklıma gelen ilk şey Marks’ın şu sözü oluyor; tarihi insanlar yapar ama onlara dayatılan koşullar çerçevesinde. Tarihin Kürt özgürlük savaşçılarına dayattığı koşullar, onların tarihi devrimci bir tarzda yapmalarıdır. Türk solu, özellikle pratik gücünden düştükten sonra iyice doktriner oldu ve her şeyi sadece yazılan çizilen üzerinden değerlendirme kolaycılığını seçti. Devrimci hareketimiz, ne yazık ki, tarihsel süreçleri, zorunlulukları okuma yönteminden ve onu devinimi içinde izleme yeteneğinden yoksundur. Bu nedenle özellikle post modern kavramlarla desteklenen paradigmal değişiklikler üzerinden Kürt hareketine sırtını dönmek, hem de bunu Marksizm adına yapmak onlar için kolay oldu. Biz ise, bölgede tarihin nasıl akabileceğine dair kestirimlerde bulunarak, bir devrimci iradenin bu tarihsel akışta nasıl tavır takınabileceğine dair zorunlulukları keşfetmeye çalıştık. Ve bu değerlendirmelerimiz üzerinden Kürt özgürlük hareketinin, belirttiğiniz gel-gitlere bir an olsun takılmadan, devrimci tutumu konusunda bilincimizi son derece açık tuttuk. Gerilla demek emekçi demektir, özgürlükçü kadın demek sömürüye başkaldırı demektir. Bu iki temel belirleyenin yönlendiriciliğinde, Ortadoğu gibi tarihin yeni bir açılım momentinde kendine bir yer arayan halk gerçeğine kendinizi en yakın hissetmeden, bu coğrafyada devrim üretmenin, felsefi kaygılarla, imkansız demeyelim ama ne kadar zor olduğu ortada değil midir? Ve bu yakınlık bilincinin tarihsel bir durum olması gerektiği, pratik-politik aşamalardan bağımsız olduğu ortada değil midir?
Bu siyasal yaklaşım itibariyle böyledir. Ama işin bir de anılmadan asla geçilemeyecek bir diğer tarafı daha vardır. Biz, özgür Kürdistan dağlarında Kürt halkının kurtuluş savaşçılarının yoldaşlığını yaşadık. Bu kavramı, yoldaşlığı, fedakarlık, dayanışma, sevgi, saygı, koruyuculuk,.. aklınıza gelebilecek en yüksek insani değerlerle içini doldurabileceğiniz bir derinlikte kullanıyorum. Evet orada Kürt özgürlük hareketinin yoldaşlığını yaşadık. Bu yoldaşlığın hakkını verebilmek, bizim için bitimsiz bir devrimci çaba motivasyonu olmaktadır. Bu siyasal ve gönül yakınlıklarının organik karşılıklarını üretmede bizim ne yazık ki henüz çok yetersiz kaldığımız ortada. Zaten düşman da bu konuda çok hassas ve aman vermek istemiyor, bunu daha önce belirttim, ama yaklaşımda temel belirleyen yoldaşlık olduktan sonra er ya da geç pratiğin buna tekabül edeceği düzeyleri yakalamak elbette kaçınılmazdır.
Barış sürecine gelince.. Elbette önce şunları belirlemekte yarar vardır. Kürt özgürlük hareketi ve Devrimci Karargâh iki ayrı zeminin, birisi Kürdistan’ın diğeri Türkiye devriminin örgütlenmeleridir. Dolayısıyla bir ve ortak düşmana karşı devrimci bir dayanışma içinde olmaları ne kadar doğal ve istenir bir durumsa, aynı düşmanla farklı düzeylerde ilişkilenmenin bir gereği olarak farklı hatta ters taktiksel süreçler içinde bulunmaları da mümkündür. Keşke Türkiye devrimci hareketi de Kürt özgürlük hareketi gibi güçlü bir siyasal nüfuza ve manevra etkinliğine sahip olsaydı da siyasal mücadelenin bu zenginliklerini tartışabilseydik. Ancak gerçeklik böyle değildi.
Türkiye devrimci hareketi, siyasal gündemi ancak Kürt özgürlük hareketinin yanında durarak irdelemek konumundaydı ve biz de bir taraftan yaralarımızı sararken diğer taraftan verili sürecin karşımıza çıkaracaklarını tahlil etmek durumundaydık. Bu tahlillerimizde, Kürt meselesinin bir Ortadoğu sorunu, Ortadoğu’nun da bir dünya sorunu olduğundan hareketle ve bölge üzerinde asıl belirleyici olacak Amerika’nın derin mali krizi ve Afganistan savaşı nedeniyle henüz bölgeye yönelme imkanı olmadığını tespit ettik ve mevcut açılımın ancak bir “AKP açılımı” olabileceğini, Öcalan’ın da defalarca söylediği gibi AKP’nin tek başına bu işi yapmaya gücünün yetmeyeceğini, uluslararası ve yerel sermaye güçlerinin asıl derdinin PKK’yi tasfiye etmek olduğunu, bu sürecin bölgesel ve yerel ölçekte bir savaşa gitmekte olduğunu, buna göre hazırlanmak gerektiğini belirledik.
Bugün itibariyle TC’nin tasfiyeci politikası bütün ayrıntılarıyla deşifre olmuş durumdadır ve uygulanmaktadır. Ne kadar farklı politikalarla, farklı taktiklerle, farklı açılımlarla yönelirlerse yönelsinler, uluslararası emperyalizmin ve onun yerli ortaklarının Kürt meselesindeki çözüm zemini PKK’nin tasfiyesi temelindedir.. TC’nin BOP’a göre yeniden yapılandırılması ve mevzilendirilmesi için PKK’nin tasfiyesi şarttır. Zaten bunu, bundan üç-dört yıl öncesinde belirleyip, ortama sundular. Küresel kriz ve Irak sürecindeki tıkanıklıklar uygulamayı geciktirdi, sadece. Zamanı uygun olduğunda uygulanacak çerçeve bundan farklı olmayacaktır. Bu gerçeğin en iyi aktarımını bizlere zaten özgürlük hareketinin komutanları her fırsatta yapmaktadırlar. Amacın PKK’yi tasfiye olduğu ve Kürt özgürlük hareketinin kendini buna göre de hazırlamakta olduğunu izliyoruz, biliyoruz. Burada bize düşen de böylesi bir siyasal sürece göre hazırlanmaktır. Tribünden bir yorumcu olarak değil, doğrudan saha da bir oyuncu olarak bu tarihsel süreçte yer almaktır.
* Türkiye'de devrimci güçlerle Kürt özgürlük hareketinin dinamiğini birleştirme amacını taşıyan bir çatı partisi örgütlenmesine yaklaşımınız nedir. Bunun gerçekleşme ve başarı şansını ne kadar görüyorsunuz?
- Devrimci Karargâh, tarzı ve söylemlerindeki vurgu nedeniyle salt bir vurucu güç örgütlenmesi zannediliyor ama değildir. Öyle olmak gibi bir amacı da yoktur. Devrimci Karargâh’ın bütün söylediği, kurumsal alan örgütlenmesinin sistem tarafından kuşatılarak, halk mücadelesini sisteme içkin kılmanın araçları haline dönüşmekten korumak üzere sistemden kopuşuk, sisteme karşı bağımsız iradi durumunu üretip geliştiren devrimci örgütlenmelere ihtiyacın olduğudur. Ve bölgesel bir kıyametin alametlerinin giderek kendini açığa çıkardığı bir ortamda Türkiye devrimci hareketinin bu eksikliğini tamamlamak konusunda hızla hareket etmesi gerektiğidir. Bunun dışında, kitle örgütlenmesini ve kitlenin siyasal alana akışını sağlamak üzere kurumsal, demokratik alan örgütlenmesini, dernekler, partiler, yayınlar vb yoluyla faaliyet gösterilmesini reddedecek bir sol’culuk Devrimci Karargâh’tan çok uzak bir anlayıştır. Aksine Devrimci Karargâh, bütün faaliyet dönemi boyunca gücünün yettiğince demokratik alan mücadelesinin ve örgütlenmesinin içinde olmaya çalışmış, Kürt demokratik hareketiyle Türkiyeli demokrasi güçlerinin kolektif platformlarını örmeğe en az kendi asli yapısını kurmak kadar önem vermiş, hatta bu alanlara kendi kadro ekonomisinin kaldıramayacağı ağırlık kaydırmaları da yapmıştır. Bize göre, bugüne kadar ki çatı partisi süreci, özellikle Türkiye devrimci hareketinin “Türk” olmasından kaynaklı, “Kürt” olana mesafeli durmaktan kaynaklı tutukluğu nedeniyle gelişememiştir. Bu çalışmada görülen zaaf, düşmanın Kürt demokratik yapılanmalarına yönelik pervasızca saldırısının ortamını hazırlamıştır. Bugünkü aşamada, PKK’ye yönelik ciddi hazırlıkların yapıldığı bir süreçte Türkiye demokrasi hareketini çatı ya da doğrudan BDP örgütlenmesi üzerinden güçlendirmek ve metropollerde sınıf mücadelesinin diğer alanlarındaki yoğunlaşmasıyla birlikte demokrasi mücadelesinin bir organı haline getirmek devrim ve demokrasi güçlerinin önündeki acil görev durumundadır.
Bununla birlikte şurası da bir hakikattir ki, bu zemin geride bıraktığımız birkaç yıl içinde de aynı zorunluluk ve aciliyetle kendini dayatmış olmasına karşın bir türlü örülememiş, gerçekleşememiştir. Bu nedenle, hem bunu zorlayıcı olacak tarzda, hem de düşmanın ve sürecin halklara savaş dayatmasına karşı hazırlık olması açısından bir eksikliğin burada özellikle belirtilmesi gereklidir: Eksik olan, sivil-kurumsal siyaset alanlarını da aşacak tarzda Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin ortaklaştığı bir direniş cephesi’dir.. Böyle bir örgütlenmenin mücadeleyi zorlamadığı koşullarda, kendi statüko örgütlenmesindeki liberal ve yasalcı Türk solcusunun Kürt’e yakınlaşıp TC’yle başını derde sokması beklenemez. Mücadeleyi, metropollerde de kendi erkini gösteren bir devrimci faaliyet temelinde halklaştırarak, bu kitle tarzını demokratik siyaset alanına akıtamazsanız, çatı ya da diğer benzeri girişimleri ya Türk solcusunun bitmez tükenmez tartışma sarmalında kötürümleştirirsiniz ya da gene sadece Kürtlere ait örgütlenmeler olarak kalır, önerdiğiniz taktik hamleyi başaramazsınız.
Bugün, Türkiyeli ve Kürt demokratik hareketleri arasındaki bir bileşik örgütlenme kadar ihtiyaç olan ve hatta diyebilirim ki, bugüne kadar ki başarısızlığı aşıp bu örgütlenmenin de imkânlarını yaratmak üzere ihtiyaç olan Kürdistan ve Türkiyeli devrimler arasında bir direniş cephesinin kurulmasıdır. Bir tür BDGP örgütlenmesi, yani.. Yani bir Anadolu Halkları Devrim ve Direniş Cephesi.. Bize göre, Kürt özgürlük hareketi bunun örgütlenmesi konusunda özellikle gündemin giderek savaşa göre şekillenmekte olduğu bir süreçte inisiyatif alabilirse halklarımız adına gene önemli bir eksiği gidermiş olur.
Bakın, kolaylıkla gözlenebildiği gibi, dünya ve bölge güçlerinin gündemleri ve hazırlıkları PKK’yi tasfiye temelinde gelişiyor. TC’nin merkezinde olacağı böylesi bir topyekun savaş halinde düşman, PKK’nin üzerine en geniş ittifaklarla yöneleceğine göre, PKK’nin de bu saldırıyı en geniş ittifaklar temelinde karşılaması en olması gereken bir durumdur. Elbette Kürt özgürlük savaşçılarının bu güne kadarki saldırıları defetmeye yeten gücü, gündemdeki daha büyük saldırıları da, belki biraz daha zorlanmasına rağmen püskürtebileceğini söylemek mümkündür ama savaşın sonucunun başlangıçta yapılan yığınağa çok bağlı olduğunu Özgürlük hareketinin kurmaylarından daha iyi kim bilebilir ki? Uluslararası, bölgesel, yerel ne kadar gericilik varsa toplanıp üzerinize gelmeye hazırlanıyorsa, salt reel politik dengelerin boşluklarından, ne kadar manevra ustası olursanız olun, ancak bir yere kadar yararlanabilirsiniz. Savaşı sizin adınıza asıl güvenceleyecek olan, sizin de bu kapsamda bir ittifaklar gücüyle düşmanın karşısına çıkabilmenizdir.
TC merkezli bir topyekun saldırıya karsı, Meşru Savunma anlayışının topyekun direniş çerçevesinde, Kürt direnişinin asıl alanının özgüçlerinin yığınağı itibariyle kuzey Kürdistan ve Türkiye coğrafyası olabileceğini kestirmek zor değilse eğer, gündemdeki düşman saldırısını zaafa uğratmak açısından Kürt özgürlük hareketinin Türkiye devrimci hareketinin en direnişçi kesimleriyle en geniş ve en dar ittifak zeminleri oluşturmasının önemine vurgu yapmak Türkiyeli bir devrimci hareket olarak görevimizdir. Doğrudur, Türkiye devrimci hareketi Kürt devrimiyle yoldaşlaşmakta ayak diremektedir. Bunu bu görüşmemizde de hep söyledik ama stratejik bir gereklilikse bu, bu ayak diremeyi boşa çıkartmakta Kürt özgürlük hareketinden beklenen, böyle bir cephe oluşturmak için ısrarlı olmaktır. Bu konuda önemli iki örneği de var, Kürt özgürlük hareketinin. Birincisi, az önce söyledik, Birleşik Devrimci Güçler Platformu.. İkincisi ve sanırım diğerinden daha da öğretici olan, Öcalan’ın Baskın Oran’ı destekleme taktiği.. Baskın Oran kendi seçim mitingini 300 kişiyle yaptı ama onbinlerce oy aldı, neredeyse seçiliyordu. Burada, çok ustaca, zayıfta olsa ittifak gücünü güçlendirme taktiğini görüyoruz, biz. Bu yaklaşıma dayanarak, Kürt özgürlük hareketinin, Türkiyeli bir devrimci ittifak gücü üretmede insiyatif almasının, gündemdeki politik yükümlülüklerin altından kalkabilecek şekilde, zayıf ve dağınık güçleri, güçlü ve derleşik bir düzene sokmakta destek olmasının oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu hamlenin, hem daha önce aktardığım şekilde, Fehmi Koru’nun sömürgeci TC adına dile getirdiği korkularının gerçek olması için, hem de bir türlü çatılamayan birleşik demokratik yapının oluşturulabilmesi için oldukça katkı sağlayacağını söyleyebiliriz.
Bütün bunları başarabiliriz ya da başaramayız, orasını bilemeyiz ama bildiğimiz bir tek şey vardır; Devrimci Karargah, bütün kendi eksiklerine karşın enternasyonalist anlayışı, Türkiyeli bir devrim ve demokrasi mücadelesinin gereği ve Orhan yoldaşımızın mirası olarak Kürt özgürlük savaşçılarının yanında yer almakta kırılamaz bir kararlılık içindedir.
|